More
    Ana SayfaELEŞTİRİ"İçimdeki Ses – Kendime Geldim" Tiyatro Oyununu Sizler İçin Yorumluyorum

    “İçimdeki Ses – Kendime Geldim” Tiyatro Oyununu Sizler İçin Yorumluyorum

    Çılgınlar Sanat Kulübü tarafından sahnelenen “Kendi sesimizi gerçekten duyabiliyor muyuz?” sorusuna seyirci ile birlikte cevap arayan “İçimdeki Ses – Kendime Geldim” tiyatro oyunu 14 Şubat Cumartesi akşamı Anadolu yakasının kalbi Kadıköy’de bulunan Kılçık Mekan’da sanatseverlerle buluştu. Bizde Sanatsal Faaliyetler olarak oradaydık.

    İlyas Kaya’nın kaleme aldığı, Cenk Tunalı’nın yönetmen koltuğunda oturduğu tiyatro oyununun oyuncu kadrosunda İlyas Kaya (Baran ve İç Ses), Kerem Büyüktaş (Baran ve İç Ses),Fulya Özgül ( Anne, Ayten, Simge, Songül), Toygar Camgöz (Psikolog, Baba, Levent Müdür, Mert) yer alıyor.

    Baran’ın iç sesi artık “içte” kalmamaya karar verir… Bir terapi seansıyla birlikte iç ses, sahnede ete kemiğe bürünür ve Baran’ın hayatına resmen el koyar. İş, aile, aşk ve “normal olma” baskısı arasında Baran’ın tek derdi şudur: Kendi sesini tekrar duyabilecek mi?

    Cumartesi akşamı yaptığım gözlemlerim doğrultusunda rahatlıkla söyleyebilirim ki; oyunun metni açısından, İlyas Kaya’nın sanatsal üslubunu ve kalemini tamamen yansıtan eleştirel perspektifte bir metin yazdığını gördüm. Tabii ki metin başlı başına hiç bir şey. Bence günümüz tiyatro seyircisini az buçuk tanıdığımı düşünürsek, anlatım bakımından tek başına metin çok yetersiz kalırdı. Dolayısıyla metni sahnede güçlü ayakları yere basan bir tiyatro oyunu haline getiren yine incelikli bir reji ve oyunculuklar. Reji ve oyunculuklara az sonra değineceğim.

    Metni spoiler vermeden biraz daha detaylandırayım; Metnin, çoğunlukla sert ama mizahi unsurlar ve absürt havası oyunun sertliğinin seyircinin canını yakmadan, seyirciyi koltuğunda sıkmadan, rahatsız etmeden enteresan şekilde güldürürken içten içe ağlatan bir dili var. Yanlızlık huzur içinde bireysel huzursuzluk üzerine çok şey söylediği insanın içine işleyen derinden etkileyen etkisi de kolay kolay geçmeyecek enfes bir seyirlik. Bana göre “Metnin” en güçlü hamlesi, “iç ses”i metafor olmaktan çıkarıp dramatik özneye dönüştürmesi değil. En güçlü hamlesi, sistemle uyumlu görünmeye çalıştığı için parçalanmış bir insanın karanlık tarafını aydınlatmaya çalışması. Acı olan şu ki hepimizin içinde aydınlatılmayı bekleyen karanlık bir taraf var. Söyleyemediklerimiz, ertelenmiş cesaretimiz ve iş hayatı, aile beklentileri, romantik ilişkiler derken, kendimize zaman ayırmaya kalmayan vaktimizin, sahne üzerinde canlandırılışı. Yani kısaca güleriz ağlanacak halimize durumu. Ama aynı zamanda gülerken ağladığımız bir durum.

    Rejiden bahsedelim; sahne dili kadar dekoru, ışığı ve kostüm tasarımlarıyla da izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor. Yönetmen koltuğunda oturan Cenk Tunalı, metnin çok katmanlı yapısını yalnızca anlatmakla yetinmeyip sahneye teatral bir bütünlük içinde taşıyarak izleyiciye güçlü bir seyir deneyimi sunmuş. Kurgusal açıdan her anı detaylarla örülü olan metne gösterilen özen, oyunun genel ritminde ve sahne geçişlerinde açıkça hissediliyor. Sahne tasarımı açısından başlı başına teatral bir bilinç duvarı olarak kullanılan kırmızı bir perde, üstte asılı çamaşır ipi ve objeler çok önemli (zihin askılığı) bir rejisel tercih. Ana karakter Baran’ın hayatına dair parçalar “kıyafetler, gazete, emoji maskesi, saat, dosyalar” hepsi sergileniyor saklanmıyor. Yani teşhir edilmiş bilinç. Özellikle ip hattının baştan sona uzanması bir “sınır çizgisi”. Sahnedeki dekor ne eksik ne de göze sokulan bir fazlalıkta, tam olması gerektiği ölçüde, oyuna hizmet eden bir sadelik ve denge hâkim. Yönetmenin kendi estetik dilini ve farkını çok net gözlemlediğimi söylemeliyim. Metnin vurgulamak istediği detaylara yapılan ince ve yerinde dokunuşlar, anlatımı daha da derinleştirmiş. Kullanılan müzikler ve kostüm tasarımları, yazarın seyirciye aktarmak istediği duygu ve düşüncelerle son derece uyumlu. Işık tasarımı ise atmosfer kurmadaki başarısıyla ayrıca övgüyü hak ediyor ve oyunun genel etkisini belirgin biçimde güçlendirmiş.

    Geçelim oyunculuklara; Oyunculuklara değinmeden geçmek mümkün değil açıkçası bu oyunda da oyuncu ayırımı yapmak istemiyorum. Sahnede Cumartesi akşamı gördüğüm, sahnedeki tüm oyuncuların ekip ruhunu diri tutmaları, birbirleriyle kurdukları ritmi ve paslaşmayı büyük bir dikkatle sürdürmeleri alkışı sonuna kadar hak ediyor olması. Sadece sahne önünde değil, sahne arkasında emek veren görünmez kahramanların da bu bütünlüğe katkısı çok kıymetliydi. Oyunda geniş bir karakter yelpazesi var “Baran ve İç Ses” dışında özellikle Fulya Özgül ve Toygar Camgöz toplam 8 farklı (Anne, Ayten, Simge, Songül, Psikolog, Baba, Levent Müdür, Mert) karatere hayat verdi. Ve her bir oyuncu birden fazla dünyaya kapı aralıyor. Böyle bir yapı içinde bazı performansların daha fazla öne çıkması kaçınılmaz. Ancak bu durum, aksine, toplu oyunun gücünü daha da belirgin kılıyor. Tebrikler.

    Sonuç olarak; Abartıya kaçmadan, dozunda mizah ve sahici bir duygu akışı ile biz seyircilerine “Kendi sesimizi gerçekten duyabiliyor muyuz?” sorusunu soran ama seyirci ile birlikte cevap arayan “İçimdeki Ses – Kendime Geldim” tiyatro oyununu ajandanıza not alın, ilk fırsatta gidip izleyin diyerek yorumumu burada noktalıyorum.

    Genel Yayın Yönetmeni : Murat Karakaş

    CEVAP VER

    Lütfen yorumunuzu giriniz!
    Lütfen isminizi buraya giriniz

    Yeni İçerikler